Türkçe alhassanain Özel İslami Düşünce ve Kültür Yayın Sitesi

İLİM VE İMAN MERHALESİ



İLİM VE İMAN MERHALESİ

Bazen bu tür gerçeklerin, bir ilme sahip olma­sına karşın imandan yoksun olduğunu görüyorsunuz. Cenaze yıkayan ölüden korkmaz. Çünkü o kesin ola­rak bilmektedir ki, ölü, eziyet etme ve incitme gü­cüne sahip değildir.

Hayatta iken, bedenin bir ruhu varken onu böyle yıkamazdı. Ancak o şimdi boş bir kalıp halini almıştır. Ölüden korkan kimselerin kor­kularının sebebi, bu gerçeğe iman etmemelerinden ileri gelmektedir. Onlar sadece bilgi sahibidirler. Al­lah'ı ve ceza gününü biliyorlar, ancak yakinen iman etmiyorlar.

Aklın vakıf olduğu şeyden kalp haber­sizdir. Kendilerine gelen delile uygun olarak, Al­lah'ı, kıyametin ve meadin var olduğunu biliyorlar. Ancak aynı aklî delilin kalbin üzerini örtmesi, iman nurunun kalbe girmesini engellemesi de pekâlâ müm­kündür. Ta ki yüce Allah onu karanlık ve zulümden çıkararak nur ve aydınlık âlemine girdirene kadar. «Allah insanların dostudur.

Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır» (38). Allah Tebareke ve Teâlâ, onun dostu velisi) olduğu için onu karanlıkların dışına çı­karır. Artık günah işlemez, gıybet etmez, suç işle­mez, din kardeşine karşı kin ve hased beslemez.

Kal­binde nurlanma olduğunu hissederek dünyaya ve dünyadakilere değer vermez. Buna ilişkin Hz. Emir şöyle buyurmuştur: «eğer, bir karıncanın ağzından onun rızk olarak topladığı şeyi zorbalıkla ve adalet­siz bir şekilde almam şartıyla, bütün dünyayı için­dekilerle birlikte bana verseler bunu kabul et­mem» (39). Ancak sizden bazıları her şeyi ayaklar al­tına alıyorsunuz, İslam büyüklerinin gıybetini yapı­yorsunuz.

Eğer başkaları sokaktaki bakkalın ya da attarın gıybetini, koğuşunu yapsa bile bunlar yakı­şıksız bir şekilde İslam âlimlerinin üzerine yıkıyor­lar ve böylece onlara küstahlık ve ihanet ediyorlar.

Çünkü iman yakın derecesine ulaşmamış olduğun­dan kendi yapıp ettiklerinin karşılığını görecekleri­ne inanmamaktadırlar. Oysa günahsızlık (ismet) «ka­mil iman»dan başka bir anlama gelmemektedir.

Peygamberler ve Velileri Cebrail onların elle­rinden tuttuğu için masum (günahsız) değildirler. (Elbette eğer Cebrail de onların elini tuttuysa artık günah işlemezler) İsmet, imanın fazlalığı demektir. Eğer insanın Hakk Teâlâ’ya imanı varsa ve kalp gö­züyle Yüce Rabb'ı güneş gibi görüyorsa, günah ve masiyet işlemesi mümkün değildir. İşte buna muka­bil olarak ismet sıfatıyla, güç yetiren ve silahlı birisi olarak görülür.

Bu korku Allah'ın huzuruna iman etmekten kaynaklanmaktadır. Ki bu da insanı güna­ha düşmekten korur. Masum İmamlar (a), temiz bir şekilde pak olarak yaratıldıktan sonra, riyazetten nuraniliğin ve fazıl melekelerin kesbedilişine paralel olarak, kendilerini, her şeyi bilen ve bütün işlere vakıf olan Allah Teâlâ’nın huzurunda görmekteydi­ler.

İnanmış oldukları «La ilahe illallah»ın manasın­dan yola çıkarak Allah'tan başka her şeyin ve her­kesin fani olduğuna ve insanın alın yazısına müda­hale edemeyeceklerine iman etmişlerdi. «... O'nun yüzü (zatı)'ndan başka her şey helak olacaktır.» (40)

Eğer insan gizli açık tüm âlemlerin, Rabb'i huzu­runda olduğuna ve Hakk Teâlâ’nın her yerde bulun­duğuna ve her yeri gözettiğine iman ederse, Hakk'ın huzurunda ve Hakk'ın nimetinin huzurunda iken günah işlemesi mümkün değildir.

İnsan buluğa eriş­miş bir çocuğun karşısında bile günah işlemiyor, ona ayıp yerlerini açamıyorken, nasıl olur da Rabb'ın huzurunda ayıp yerlerini açabilir? Bunun sebebi ço­cuğun karşısına çıkmaya iman etmiş olmasıdır. An­cak Hakk Teâlâ’nın huzuruna çıkacağına dair bilgisi vardır fakat imanı yoktur. Günahlarının çokluğu sebebiyle siyahlanmış kalbi, bu tür meseleleri ve gerçekleri asla kabul edemez.

Belki bunların doğru­luğuna ve gerçekleşeceğine ihtimal bile vermemek­tedir. Gerçekte, eğer insan Kur'an da haber verilen şeylerin, yapılan vaadlerin ve korkutmaların doğru olabileceğine ihtimali de olsa (yakinen bir imana ge­rek yok) bir imanı olsaydı, kendi amellerini ve dav­ranışlarını tekrar göz önüne getirir, bu şekilde başıboş ve pervasızca hareket etmezdi.

Sizler eğer yürüyeceğiniz yol üzerinde, size za­rar verebilecek bir yırtıcı hayvanın olduğuna ya da size saldırabilecek silahlı bir kişinin olduğuna ihti­mal verirseniz, böyle bir yolculuğa çıkmaktan çe­kinerek durursunuz ve bu yolun sıhhatinin, sakatlı­ğının ne olduğunu araştırırsınız.

Acaba birinin hem cehennemin varlığına ve ateşte ebedi kalınacağına ih­timal verip de hem de bunun aksine şeyler işlemesi mümkün müdür? Acaba birinin hem Allah Teâlâ’yı hazır ve nazır (gözetleyen) olarak kabul etmesi, ken­disini rububiyet makamından gözetlemesini, kendi yapıp ettiklerinin karşılığını göreceğine ihtimal ver­mesi, hesabın ve cezanın olacağına,

bu dünyada söy­lediği her kelimenin, attığı her adımın, yaptığı her işin kaydedildiğine, Allah'ın gözetici ve kontrol edi­ci melekleri olduğuna (41) ve onu devamlı gözettik­lerine, onun tüm sözlerini işlerini kaydettiklerine ih­timal vermesi ve aynı zamanda da bunların hilafına olan amelleri dilediğinden dolayı onun ağlamayaca­ğını söylemek mümkün müdür?

Problem, bu gerçeklerin meydana geleceğine da­hi ihtimal verilmemesinden kaynaklanmaktadır. Ya­şam şeklinden, gidişattan ve yürünen yolun türün­den dolayı öyleleri ortaya çıkıyor ki bu evrenin öte­sinde başka bir alemin olabileceğine dahi ihtimal vermiyorlar. Çünkü insanın böyle bir ihtimali ver­mesi için işlediği bir hayli uygunsuz şeylerin olması yetmektedir.


ALLAH'A GİDEN YOLDA İLK LAZIM OLAN ŞEY! UYANIK OLMAKTIR

Ne zamana kadar gaflet uykusunda kalmak, fe­sat, sapıklık içinde batmak niyetindesiniz. Allah'tan korkunuz. İşlerin sonundan çekininiz. Gaflet uyku­sundan uyanınız. Sizler henüz uyanmış değilsiniz. Henüz ilk adımı atmış değilsiniz. Allah'a giden yol­da atılması gereken ilk adım, uyanıklıktır. Ancak siz­ler hala kafayı vurmuş yatıyorsunuz. Gözleriniz açık, ancak gönülleriniz uykuya dalmış.

Eğer gönüller uy­kuya bulanmış, kalpler günah işlemekten kararmış ve pas tutmuş olmasaydı, böyle rahatça ve vurdum­duymaz bir şekilde, uygun olmayan işleri yapmaya devam etmezdiniz.

Eğer birazcık olsun uhrevi şey­leri ve orada ki dehşetli azabı düşünmüş olsaydınız, bugün omzunda bulunan sorumluluklarınıza ve si­ze yöneltilen tekliflere daha fazla önem verirdiniz. Sizlerin gideceği başka bir dünya daha vardır. Aynı şekilde kıyamet ve mead da sizin için söz konusu­dur.

(Tıpkı dirilmeleri ve dönüşleri olmayan diğer varlıklar gibi değilsiniz siz.) Neden öğüt almıyorsu­nuz? Neden uyanık ve uslu olmuyorsunuz? Neden böyle rahat rahat diğer Müslüman kardeşlerinizin koğuşunu, gıybetini yapıyorsunuz veya bunları din­liyorsunuz?

Gıybet yapmak için uzanan dilin kıyamet günü başkalarının ayakları altında linç olaca­ğını biliyor musunuz? Acaba hiç duymuş muydunuz ki «gıybet, cehennem köpeğinin yalağıdır»

(42) Acaba hiç düşündünüz mü ki tüm bu ihtilafların, düşman­lıkların, hasedlerin, karamsarlıkların, bencilliklerin, gurur ve büyüklenmenin akıbeti çok kötü olacaktır? Acaba tüm bu rezalet ve haram kılınmış hareketle­rinizin, sonuçta cehenneme götüreceğini ve —Allah korusun— ebedi olarak cehennemde kalışınıza sebep olacağını biliyor muydunuz?

Allah saklasın, insan sızısı olmayan hastalıklara tutulur. Ağrısı sızısı olan hastalıklar insanı tedavi olmaya, hastane ve doktora gitmeye zorlar. Ancak ağrısız sızışız hastalıklar vardır ki insan hasta oldu­ğunu hissetmez bile. Bunlar çok tehlikelidir. İnsan hasta olduğunun farkına vardığında zaten iş, işten geçmiş olur.

Kalp hastalıkları aynı şekilde, eğer (insanda has­talığına bir belirti olarak) insanı sonuçta tedaviye yöneltiyorsa buna şükredilmelidir. Ancak eğer bu tehlikeli hastalıklar ağzı yapmıyorsa ne yapılabilir ki? Gurur, kendini beğenmişlik gibi hastalıklar ağ­rısız ve sızısızdırlar. Yine, ağrı ve sızışız çekilen di­ğer günahlar da kalbi ve ruhun (paklığını) bozarlar.

Bu hastalıkların acısız olmaları bir yana, görünüş­te insana zevk bile vermektedirler. Gıybetlerin ya­pıldığı sohbet meclisleri oldukça sıcak ve tatlı gelir. Tüm günahların temelinde yatan nefis sevgisi ve dünya sevgisi O lezzet veriyor, susuz, şarap içmek­ten mahvolduğu halde son yudumuna kadar şarap­tan lezzet olarak içiyor.

İnsan eğer bir hastalıktan lezzet alıyorsa ve onun sızısını çekmiyorsa, zorunlu olarak da tedavi yoluna gitmeyecektir. Onun bu tehlikeli hastalığa tutulduğunu hatırlatanlara da pek al­dırmayacaktır.

Eğer insan dünyaperestliğe ve hevaperestliğe müptela olursa, kalbini dünya sevgisi bürürse, dün­ya ve dünyanın dışındaki şeylere' ilgisiz kalırsa, —Allah'a sığınırız—

Allah'a, Allah'ın kullarına, Pey­gamberlere, Allah'ın velilerine ve Allah'ın melekle­rine düşman oluverir. Onlara karşı kin ve nefret besler. Melekler, Allah'ın emriyle onun canını al­mak için geldiklerinde onlara karşı şiddetli bir istek­sizlik ve nefret hisseder. Çünkü Allah'ın melekleri­nin, onu sevgilisinden (dünya işlerinden) ayırmak istediklerini görür. Bu durumda Hakk Teâlâ’ya kar­şı duyduğu düşmanlık ve kin duygularıyla dünya­dan göçüp gitmesi mümkündür.

Kazvin (şehrinin) büyüklerinden bir zat (Allah ona rahmet etsin) an­latıyordu: «Ölmek üzere olan bir adamın başında bu­lunuyordum. Son dakikalarda gözünü açarak dedi ki; Allah'ın bana ettiği zulmü hiç kimse etmemiş­tir.

Çünkü bu çocukları büyütürken ne sitemler çek­tim. Oysa şimdi beni onlardan ayırmak istiyor. Bun­dan daha büyük zulüm olur mu?» Eğer insan kendi kendini arındırmazsa, dünyadan yüz çevirmezse ve dünya sevgisini gönlünden uzaklaştırmazsa, ölüm anında Allah'a ve Allah'ın dostlarına karşı duyduğu kin ve buğzdan titreyen bir kalple can verir.

İnsa­nın önünde (karşılaşması muhtemel) böyle tehlikeli ve kötü bir son vardır. Bu yaratıkların en şereflisi olan insanın yakasında böyle uğursuz bir el vardır. Acaba bu baştan çıkmış olan insan «en şerefli mahlûk» mudur yoksa «en şerli mahlûk» mudur? «Asra andolsun ki insan ziyan içindedir.

Ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler, başka.» (44). Bu surede sadece «iyi işler» yapan mü'minler istisna edil­mişlerdir. Söz konusu edilen «iyi işler»se ruhla ala­kalı şeylerdir. Fakat gördüğünüz gibi bugün insan­ların birçok işleri «madde» ile ilgilidir. «Tavsiyeleşme» uygulanmıyor.

Dünya ve nefis sevgisi sizin içinizde kökleşir de size üstün gelir ve hakikatleri ve olayları anlamanıza, kendinizi sadece Allah'a döndürmenize engel olursa, sizi; hakkı öğütlemekten, sabrı öğütlemekten alıkoyarsa ve sizin hidayete giden yolunuza set çekerse, kaybedenlerden olmuş olursunuz. Ahirette ve dün­yada (kendine) yazık edenlerden olmuş olursunuz.


Çünkü gençliğinizi bu yolda harcadınız. Dünyadan mahrum kaldığınız gibi, cennet nimetlerinden ve ahi rette (mü'minlere tanınan) ayrıcalıklardan da mah­rum kalmış olursunuz.

Diğerlerinin, ilahi cennete bir yolculukları yoksa da, rahmet kapıları onların yüzüne kapanacaksa da ve cehennem ateşinde ebe­di kalacaksalar da en azından bir dünyaları var on­ların! Dünyanın ayrıcalıklarından faydalanıyorlar..

Ya siz... Nefis ve dünya sevginizin yavaş yavaş arta­rak, şeytanın, imanınızı elinizden alabilecek seviye­ye gelmesinden sakınınız. Şeytanın tüm çabalarının imanı çalmak için olduğu söylenir. Gece gündüz tüm yolları kullanarak ciddiyetle çalışması tamamen in­sanın imanının çalınmasına yöneliktir. Hiç kimse imanınızın sabit kalacağına dair senet vermemiştir. İman bizde eğreti bir halde de olabilir (45). Sonunda da şeytan onu sizden alır. Ve dünyadan, Allah'a, O' nun velilerine düşman olarak ayrılırsınız.

Bir ömrü Allah'ın nimetlerinden istifade ederek, zamanın ima­mının sofrasına oturarak geçirir ve fakat sonunda —Allah korusun— kendi velinimetine düşmanlık ya­parak imansız kalmış olursunuz. Gayret ediniz.

Eğer dünya ile bir alakanız, dünyaya bir sevginiz varsa bunu sona erdiriniz. Dünya, bütün bu şaşasına rağ­men, bu yaşamdan dahi mahrum edecek bir sevgi beslemeyecek kadar önemsizdir. Sizin dünyada neyi­niz var ki ona gönül bağlıyorsunuz? İşte siz ve işte mescit, mihrap, medrese ya da evinizin köşesi; aca­ba bu mescidin içinde birbirinizle rekabet ederek ve ihtilaf çıkararak toplumu fesada boğmak doğru mu­dur?

Eğer sizler dünya ehli gibi müreffeh ve parlak bir hayat yaşarsanız, (Allah etmesin) ömrünüzü ay­yaşlıkla ve işretle geçirirseniz ömrünüz bittikten sonra yaşamınızın tatlı bir rüya gibi geçtiğini göre­ceksiniz.

Ancak cezalar ve sorumluluklar devamlı yolunuzda olacaktır. Bu hayatın, çok çabuk olarak ve görünüşte tatlı olarak geçmesinin (oldukça tatlı geçmesine rağmen) sonsuz azabın karşısında ne de­ğeri var ki? Bazen dünya ehlinin azabı sonsuz olmak­tadır

Ehli dünya, dünyada ebedileşeceğini, dünyanın tüm ayrıcalıklarından ve faydalarından nasibini ala-, cağını hayal etmekle gaflete düşmüşlerdir ve yanlış yapmaktadırlar. Herkes dünyayı kendi penceresin­den ve yaşadığı yerden seyrediyor.

Bu durumda da dünyayı, kendi gördüğü dünya olarak algılıyor (46). Bu cisimler âlemi, insanın düşündüğünden, elde et­tiği şeylerden, keşfettiği şeylerden daha geniştir.

Bu dünyanın, tüm alet ve vasıtalarıyla birlikte ne ol­duğu, bir rivayette şöyle geçmektedir. «Oraya (dün­yaya) rahmet gözüyle baktı». Böylece dünyaya baş­ka bir gözle; Allah, rahmet gözüyle bakınca nasıl olduğunu, insanı davet ettiği «büyüklüğün cevheri» nin ne olduğunu ve nasıl olduğunu görmek gerekir. İnsan bu büyüklük cevherinin ne olduğunu anlama­yacak kadar küçüktür.

Eğer niyetlerinizi halis tutuyorsanız, amellerini­zi de «salih» olarak yapınız. Nefis sevgisini, şöhret sevgisini nefislerinizden uzaklaştırınız. Yüce makam­lar ve yüksek dereceler sizin için hazırlanmaktadır. Allah'ın salih kulları için taahhüd ettiği makamın yanında, dünya ve tüm içindeki yapıcı cazibelerin beş paralık değeri yoktur. Gayret ediniz ve böylesi bir yüce makama erişiniz.

Elinizden geliyorsa ken­dinizi olgunlaştırınız. O kadar ki, bu tür makamla­ra bile önem vermeyiniz. Allah'a sırf bu tür makam­lara ulaşmak için kulluk etmeyiniz. Allah'ın büyük­lüğünden ve kulluk edilmeye layık olduğundan iba­det ediniz (47)- O'na yönelip secde ederek, alnınızı toprağa koyup tozlandırınız. İşte o zaman nur per­desini parçalayarak yücelik cevherine erişirsiniz.

Acaba bütün bu tavrınızla, amellerinizle, yürüdü­ğünüz bu yolla böyle bir makamı elde edebilecek mi­siniz? Acaba ilahi cezalandırmadan kurtuluş, kor­kunç azaplar tufanından ve cehennem ateşinden ka­çış kolaylıkla gerçekleşecek mi? Sizler,

temiz imam­ların oğullarının ve Hz. Seccad (a)'ın inlemelerinin insanların ibret alması için mi olduğunu sanıyorsu­nuz? Onlar, bütün yüce makamların ve manevi de­recelerine rağmen, Allah'tan korktukları için ağlı­yorlardı.

Onlar önlerindeki yolun yürünmesinin ne kadar müşkil ve tehlikeli olduğunu biliyorlardı. Zor­luklardan, sıkıntılardan, karmaşıklıklardan, bir ucu dünyada diğer ucu ahirette olan ve cehennemin için­den geçen sırattan haberdarlardı. Kabir âleminden, kıyamet berzahından ve onun dehşetli azabından ha­berdarlardı. Bu yüzden, hiç bir zaman rahat edemiyorlar, ahiretin şiddetli cezalarından Allah'a sığmı­yorlardı.

Sizler bu korkunç azap hakkında, insanın elini kolunu böyle bırakan azap hakkında neler düşünü­yorsunuz? Bundan kurtulmak için ne tür bir yol bul­dunuz? Daha ne zaman kendinizi arındırmak için kol­ları sıvamak niyetindesiniz? Sizler şimdi gençsiniz, henüz gençliğin verdiği kuvvet var üzerinizde. Ken­di kuvvetlerinize hâkim oluyorsunuz. Henüz bede­ninize zayıflık çökmedi.

Eğer şimdi aklınızda kendi­nizi arındırmak ve ahlaklandırmak diye bir düşünce yoksa zayıflık, uyuşukluk, rehavet ve soğukluğun bedeninizi ve ruhunuzu istila ettiği,

irade karar ve mukavemet gücünüzün elden gittiği, günah ve masiyet yükünün kalbi daha da kararttığı yaşlılık anında nasıl kendinizi düzelteceksiniz ve arındıracaksınız? Alıp verdiğiniz her nefesle ve attığınız her adımla ve ömrünüzden geçen her an ile birlikte düzelme da­ha da zorlaşmakta ve belki de azgınlık, sapkınlık da­ha da artmaktadır.

Yaş ilerledikçe insanın saadetini engelleyen şeyler artış gösterirken, insanın gücü de azalmaktadır. İhtiyarlık yaşma ulaştığınızda artık, arınmada, ahlaklanmada başarılı olmanız, fazileti ve takvayı kazanmanız çok zordur.

Tevbe etmeye bile gücünüz yetmez. Çünkü tevbe «Etubu illallah» (Al­lah'a tevbe ediyorum) cümlesinden ibaret bir şey de­ğildir. Bilakis pişmanlık ve kötü filleri terk etmeye azmetmektir. Bu tür pişmanlık ve işlediği günahları terk etmeye azmetmek, elli ya da altmış yıl gıybet etmiş, yalan söylemiş, sakalını günah işleyerek ağart­mış kimsenin yapabileceği bir şey değildir. Bunlar ömürlerinin sonuna kadar günah işlemeye müptela oluyorlar.

Gençler atıl oturmasınlar ki, ihtiyarlık tozu on­ların da başını ve yüzünü beyazlaştırmasın. (Bizler ihtiyarladığımızdan, ihtiyarlığın zorluklarının ve sı­kıntılarının neler olduğunu biliyoruz). Sizler genç kaldıkça birçok şeye güç yetirebilirsiniz.

Gençlik gü­cünü ve iradesini elinizde tuttukça, nefsanî hevaları, dünya servetlerini, hayvani istekleri kendinizden uzaklaştırabilirsiniz. Ancak eğer gençliğinizde ken­dinizi ıslah etmeye ve arındırmaya girişmezseniz, ar­tık ihtiyarlıkta iş işten geçmiş olur. Gençliğiniz müddetince düşününüz, kendinizi ıslah etmeyi ihtiyarlık ve köhnelik gününe bırakmayınız.

Gencin kalbi yumuşak ve güçlüdür. Orada fe­sada kapı aralayan şeyler zayıftır. Fakat yaş ilerle­dikçe, orada günahın kökenleri daha da güçlenir. Sonunda öyle bir hale gelir ki, artık o günahı gönül­den söküp atmak mümkün olmaz.

Rivayet edildiğine göre, insan kalbi başlangıçta tertemiz bir ayna gibi­dir. Ve nurani bir şekildedir. İnsanın işlediği her günahın ardından kalpte siyah bir nokta belirmek­tedir, Günahlar fazlalaştıkça kalbin üzerindeki siyah noktalarda artış görülür (48). Sonunda kalbi simsiyah eder. Hatta üzerinden, günah işlenmemiş bir gün ve gecenin geçmemesi bile mümkündür. Yaşlılık gelip çatınca, kalbi başlangıçtaki saflığına döndürmek ol­dukça zordur.

Sizler —Allah göstermesin— kendinizi düzelt­meden, siyah kalplerle, günaha bulanmış göz, kulak ve dillerle dünyadan göçerseniz Allah'la nasıl yüz-yüze geleceksiniz?

Tertemiz olarak size verilmiş olan bu emanetleri, rezalete bulaşmış bir halde nasıl iade edeceksiniz? Sizin ihtiyarınız altında olan bu göz ve kulak, sizin emriniz altında olan bu el, bu ayak ya­şamınızı onlarla idame ettirdiğiniz bu azalarınızın hepsi de yüce Allah'ın emanetleridirler. Tertemiz ve saf bir şekilde size verilmişlerdir.

Eğer günah işle­meye müptela olursanız safiyetini kaybederler. Allah etmesin eğer onları haramlara bulaştırırsanız tam bir rezalet ortaya çıkar. Ve bu durumda da ema­netleri teslim edeceğiniz zaman size soracaklardır: Emanetçilik böyle mi yapılır?

Biz bu emanetleri size bu şekilde mi vermiştik? Sana verdiğimiz kalbi böy­le mi vermiştik? Sana verdiğimiz göz bu şekilde miy­di? Senin ihtiyarına sunduğumuz diğer azaların ve­rilirken böyle pis bulaşık mıydı? Bu sorulara karşı­lık ne cevap vereceksin? Sana verdiği emanetlerine bu şekilde hıyanet ettiğin Allah'ın huzuruna ne yüz­le çıkacaksın?

Siz gençsiniz. Gençliğinizi bu yolda harcadınız. Ne var ki size dünyevi olarak fazla bir yarar sağla­mamaktadır. Eğer bu değerli zamanınızı, gençlik ba­harınızı, Allah'ın yolunda ve apaçık olan mukaddes yolda çalışarak geçirirseniz zarar etmediğiniz gibi dünyanız ve Ahiret'iniz temin edilmiş olur. Ancak durumunuzu şimdi görüldüğü minval üzere devam ettirirseniz gençliğinizi mahvetmiş olursunuz.

Ömrü­nüzün en özlü günleri beyhude geçmiş olur. Öbür âlemde de, Allah'ın dergâhında şiddetli bir sorgula­ma göreceksiniz ve sorumlu tutulacaksınız. İşlemiş olduğunuz bu fesat dolu amellerin cezası sadece ahi-retle sınırlı değildir. Ayrıca bu dünyada da müşkül­lerle, sıkıntılarla, belalarla yüz yüze geleceksiniz. Be­laların ve kara bahtlılığın girdabına düşeceksiniz.


UYANIK BİR FERYAD OLUNUZ

Geleceğiniz karanlık. Düşmanlar her taraftan ve her kesimden sizi çepeçevre kuşatmışlar. Sizleri ve ilmi kurumları yok etmek için şeytani planlar yürür­lüğe konuyor. Sömürgeci güçler sizin çok erin uy­kulara dalmanızı uygun görmüşlerdir.

İslam'ın ve Müslümanların derin uykulara dalmasını uygun gör­müşlerdir. İslam'a arka çıkmanızla beraber, size çok tehlikeli planlar hazırlamışlardır. Siz yalnızca, arın­manız, düzenli olmanız ve hazırlıklı olmanız sayesin­de ancak bu fesadlarla, zorluklarla baş edebilirsiniz. Onların sömürgeci planlarını etkisiz hale getirebilir­siniz. Ben şimdi ömrümün son günlerini yaşıyo­rum.

Er geç sizin aranızdan ayrılacağım. Ancak "sizi karanlık bir geleceğin ve kara günlerin beklediğini sanıyorum. Eğer kendinizi düzeltmez, mücehhez ol­maz, derslerde ve hayatınızda düzenli ve tertipli ola­rak kendinize hâkim olmazsanız —Allah gösterme­sin— yok olmaya mahkûm olursunuz.

Fırsat elden gitmeden, düşman tüm dini ve ilmi meselelerinize el atmadan düşününüz, uyanık olu­nuz. Kalkınız. Öncelikle nefsinizi-terbiye ve tezkiye etmeye önem veriniz. Kendinize bir çeki düzen ve­riniz, ilmi müesseselerde nizamı ve intizamı sağla­yınız.

Başkalarının gelip ilmi müesseseleri düzenlemesine müsaade etmeyiniz. Düşmanların ilmi mües­seselere el atmasına ve düzenleme veya ıslah etme adı altında medreseleri fesada vermelerine, sizi de kendi sultaları altına almalarına fırsat vermeyiniz.

Çünkü bu işe ehil olmayanlar, layık olmayanlar, ilim­den anlamayanlar medreselerde toplanmışlardır. Eğer sizler düzenli ve arınmış kimseler olursanız, sizin bütün yönelimleriniz de düzenli ve tertipli olur.

Diğerlerinin sizi aldatma fikri de suya düşmüş olur. İlmi müesseselere ve ulema camiasına sızma imkânı bulamazlar. Sizler kendinizi donatınız, arındırınız. Kendinizi onların çıkarmak istedikleri fesatları ön­lemeye hazırlayınız. İlmi müesseseleri, onların çı­karmak istedikleri olaylara karşı mukavemet göster­mesi için hazırlayınız.

Allah etmesin, önünüzde ka­ra günler vardır. İleride kötü günler göreceğiniz an­laşılmaktadır. Sömürgeci güçler, İslam'ın bütün hay­siyetini ortadan kaldırmak istemektedirler. Sizlerin buna karşı direnmeniz gerekir.

Nefis sevgisiyle, ma­kam sevgisiyle kibir ve gururla direnmek mümkün değildir. Kötü âlim, dünyaya yönelmiş alim, aklı fik­ri kendinin «baş»lığını ve makamını korumada olan bir alim düşmanlarla savaşamaz, üstelik onun verdi­ği zarar diğerlerininkinden daha fazladır. Adımları­nızı ilahi çerçevenin çizdiği sınırlar içinde atınız.

Dünya sevgisini gönlünüzden çıkarınız. İşte ancak o zaman savaşabilirsiniz. Hemen şu andan itibaren şu nükteyi aklınızın bir köşesine yazınız: Ben ıslah eden bir İslam eri olmalıyım. Ve İslam için kendimi feda etmeliyim.

Ben, ölünceye dek İslam için çalışmalı­yım. Bugün bunlara gerek olmadığını söyleyerek kendinize bahaneler yakıştırmayınız. İslam'ın istik­bali için acı çekme yolunda çabalar sarf etmelisiniz. Kısaca, bir «insan» olunuz.

Sömürgeci güçler insandan korkmaktadırlar. «Âdem»den korkmaktadırlar. Her şeyimizi yağma­lamak isteyen sömürgeciler, bizim dini ve ilmi üni­versitelerimizde bırakmıyorlar ki insan yetişsin. İn­sandan korkmaktadırlar. Eğer bir ülkede «insan» yetişecek olsa, bu onların huzurunu kaçırmakta ve onların çıkarlarını tehlikeye sokmaktadır.

Sizler kendi kendinizi düzeltmekle mükellefsi­niz. Olgun bir insan olmaya bakın. İslam düşman­larının meş'um planları karşısında dirençli olun. Eğer hazırlıklı ve düzenli olmazsanız, her gün İslam' m üslerine inen darbelere karşı mücadele edemezsi­niz.

Hem kendiniz kaybolursunuz, hem de İslam ah­kâmını ve kanunlarını yok edersiniz. Sizler sorum­luluk alacak kişilersiniz, izler ulema, sizler ehl-i ilim ve sizler sorumlu Müslümanlarsınız. Sizler Ule­ma ve dinî ilim tahsil edenler olarak, en başta so­rumlu olan kimselersiniz.


Öbür Müslümanların so­rumluluğu sizden sonra gelir. «Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz şeylerden sorumlusunuz.» Siz gençler, her zulüm ve adaletsizliğin karşısında direnebilmek için iradelerinizi kuvvetlendiriniz.

Zaten bundan başka da çareniz yoktur. Sizlerin onuru, İs­lam'ın onuru ve İslam ülkelerinin onuru; (sömürge­ye ve zulme karşı) direnmelerine ve mukavemet gös­termelerine bağlıdır.

Allah; İslam'ı, Müslümanları ve İslam ülkelerini yabancıların şerrinden korusun. Sömürgecilerin ve hainlerin İslam'a, İslam ülkelerine, ilmi müessesele­re uzanan ellerini kurutsun. Allah, İslam âlimlerini yüce merci-i taklidleri, mukaddes Kur'an'ın kanun­larını savunmada ve İslam'ın mukaddes hedeflerine ulaştırmada muvaffak eylesin.

Müslüman âlimlerin şu zamandaki ağır yükümlülükleri ve tehlikeli sorumlulukları konusunda uyanık kılsın. Allah, ilmi müesseseleri ve ulema merkezlerini düşmanının eli­ne geçmekten ve düşmanın nüfuz etmesinden emin eylesin. Genç âlim, üniversiteli neslin ve bütün Müslümanların nefislerini terbiye etme ve arındırma yo­lunda onlara yardım buyursun.

Allah İslam milleti­ni, Kur'an'ın nurani, inkılabi öğretilerinden ilham alarak kendilerine gelmeleri için, kıyam etmeleri için, birlik ve bütünlük sayesinde sömürgecileri ve tarihi İslam düşmanlarını İslam ülkelerinden kova-bilmeleri, böylece kaybettikleri özgürlüklerine, ba­ğımsızlıklarına, şeref ve azametlerine tekrar kavu­şabilmeleri için, gaflet uykusundan, uyuşukluk ve rehavetten, fikri donukluktan kurtarsın. Bize sabır ihsan etsin.

Kâfir kavme karşı ayaklarımızı sabit kılarak bi­ze nusretini indirsin. Dualarınızı kabul etsin. Âmin.

Görüş ve önerileriniz

Kullanıcı Yorumları

Yorum yok
*
*

Türkçe alhassanain Özel İslami Düşünce ve Kültür Yayın Sitesi